YARIM KALMIŞ ROMANIMDAN BİR BÖLÜM (1)

24.04.2015 23:36

KADEHLERİ DOST EDİNİRSENİZ, BİTTİĞİNDE DOSTSUZ KALIRSINIZ 

Meyhanenin yolunu tutmuştu çoktan Selim. Sigarasından derin nefesler çekerek kederli kederli yürüyordu o günah çukuruna doğru. Atatürk Bulvarı'nda, Giresun'da, fındığı başının üzerinde tutan bir heykelin yanından geçti. Fındığın o yöre halkı için baş tacı olduğunu simgeliyordu o heykel. "Fındık Başımızın Tacı" heykeliydi. Küçük bir havuzun yanındaydı. Heykeli geçti Selim, karşıda diklemesine uzanan sokakta 2 yıldızlı bir otelin önünden yürüdü. Otelin az ilerisindeydi meyhane.

Nihayet kapısının önüne geldi meyhanenin. Şöyle bir baktı kapıya, tereddüt etti girip girmemeye. Ama nafile. Aklından geçirmişti o gece içmeyi bir kere. Şeytanı alt etmesi mümkün değildi ve de yenildi.

Girdi içeriye, şeytanın cirit attığı o mekâna. Şöyle bir süzdü etrafı. İçerisi sakindi, daha dolmamıştı. Dansöz bir kenarda oynarken, geçti Selim arkalarda bir masaya; söyledi birasını, votkasını.

İçti, içti, içti... Sanki kendinden geçti. 4-5-6 derken başlamıştı çoktan başı-gözü dönmeye.

Telefonu çaldı. Ama o, o kadar sarhoş olmuştu ki duymadı ilk seferde. Sonra tekrar zırladı telefonu ısrarla. Ancak fark edebildi Selim, telefonunun çaldığını. Elini kahverengi ceketinin sağ iç cebine götürdü, çıkarırken telefonu düşürdü. İçinden "hassiktir" diye geçirdi. Aldı yerden düşen telefonu, ekrana baktı. Loş ışıkta, biraz da sarhoşluğun verdiği mahmurlukla okuyamadı bir an ekrandaki ismi. Az zaman sonra okuyabildi. Açıp açmamakta kararsızdı telefonu. Yine de cevap verdi.

Arayan Hikmet'ti. "Nerdesin Selim?" diye soruyordu. Selim, ağzı yamula yumula "Meyhanedeyim Hikmet" dedi. Zar zor konuşuyordu.

Hikmet tahmin etmişti, hangi mekânda olduğunu. Yarım saat sonra geldi Selim'in yanına. Hesabı ödedi, kolundan tuttuğu gibi çekip götürdü meyhaneden Selim'i.

"Bu halin ne Selim, sen manyak mısın oğlum?" dedi.

"N'apim ki Hikmet, içim kan ağlıyor, yaralı bir kuş gibi ciyak ciyak ciyaklıyor"

"Değer mi oğlum ne idüğü belirsiz bir aşüfte için bu hale sokmaya kendini? Alkol denen illet çözüm sunar mı ki?"

"Başka bir yol bulamıyorum ki, Hikmet". Eline, yüzüne soğuk su çarpmış; açık havada biraz kendine gelebilmişti Selim.

"Unutabilmem için içiyorum, içiyorum, yine içiyorum"

İşte o anda şu cümleler döküldü Hikmet'in iki dudağının arasından:

"Kendini barlara, alkole veriyorsun Selim, bir anlık unutmak için onu. Aslında unutmuyorsun o esnada. Unuttuğunu zannediyorsun kadehlerini yudumlarken, kafan biraz iyi olurken.

Halbuki en fazla içerken düşünüyor ve konuşuyorsun onu. Şeytana aldanıp daha fazla yıpratıyorsun kendini. O halde dön Rabb'ine, aç ellerini semaya, sığın onun rahmetine, O'ndan iste unutmak için bir çare.

Ve şunu da asla unutma Selim: Alkole sarılmak çözüm olsaydı, dua denen rahmet olmazdı"

Bu cümlelerle birlikte bir şimşek çaktı Selim'in zihninde. Kendini ne kadar yıprattığının o anda vardı farkına. O anda düşündü içkiden dost olamayacağını. Çünkü kadehleri dost edindiyseniz, bittiğinde dostsuz kalırdınız.